İlker sessiz, çalışkan ama bir o kadar da aceleci bir gençti. Çocukluğunu toprağın kokusu, traktör sesleri ve alın teri barındıran tarlalarda geçirmişti. Küçük yaşlardan beri el işçiliğine merakı vardı. En büyük hayali ise bir gün kendi iş yerini açmaktı.
Babası, köyde kalıp bu işlerle ilgilenmesini istemiyordu. Onun için kendi hayallerine ulaştıracak başka planlar yapmıştı. Şehirde yeni iş alanlarına yönelmesini istedi. Bu sebeple, yetişmesi ve hayatı öğrenmesi için İstanbul’da yaşayan amcası Hilmi’nin yanına gönderdi.
Şehire ilk yolculuk
Şehre ilk geldiğinde trafiğin yoğunluğu ve kalabalık dikkatini çekmişti. Amcasının yanında araba tamiri dükkanında çalışmaya başlamıştı. Arabalara karşı bir merakı vardı. Bu işte de hızla gelişiyordu.
“Bu kadar kalabalık bir şehir.” diye düşündü. “Kim bilir kaç arabanın tamire ihtiyacı vardır. Mutlaka, kendi tamirhanemi açacağım.” demeye başladı. Biriktirdiği para küçük bir dükkan açmasına yetiyordu. Aceleci olduğu için hemen amcasının yanından ayrıldı.
Merkeze yakın bir ev kiraladı. Mahalleyi gezerken sokağın başındaki oto tamirhanesi dikkatini çekti. Muhsin Usta’nın dükkanı her gün araçlarla dolup taşıyordu.
“Gelen müşterilerin yarısı bana gelse bile yeter.” düşüncesiyle kararını verdi.
Dükkanında ilk günü
Karşısındaki dükkanı hemen kiraladı. Kirası düşündüğünden daha yüksekti. Ama bunu önemsemedi. “Olsun,” dedi kendi kendine.
“Yakında fazlasını kazanırım.”
İlk günler mahalle esnafının hayırlı olsun ziyaretleri İlker’i umutlandırmıştı. Her şey güzel başlayacak gibi görünüyordu.
Fakat zaman geçtikçe beklediği gibi olmadı. Beklediği müşteri sayısı gelmedi.
Dükkanına gelen müşteri sayısı oldukça azdı. Buna karşılık Muhsin Usta’nın dükkanı her gün dolup taşıyordu. Tabii bu duruma anlam veremiyordu.
Bir akşam dükkanında tek başına otururken içinden söylenmeye başladı.
“Neden işlerim az? Ben de işi biliyorum. Aynı kalitede malzeme kullanıyorum. Benim dükkanım daha yeni olmasına rağmen. Neden insanlar beni tercih etmiyor?”
Tam o sırada kapıda Muhsin Usta belirdi.
Selam verdi. Gülümseyerek dışarıya gelmesini istedi. Dükkanın önündeki koca çınar ağacını gösterdi.
“Şu ağacı görüyor musun?”
“Elbette.”
“Yazın herkes onun gölgesinde oturmak ister, kimse bu ağacın bugünlere gelmesi için verdiği mücadeleyi düşünmez. Yıllarca güneşe, yağmura ve rüzgara direndiğini bilmez.”
Bir süre sustu. Sonra sözlerine devam etti:
“İş kurmak da, insan yetiştirmek de böyledir. Hiçbiri bir günde büyümez. Sabır ister. Emek ister. Zaman ister.”
İlker o gün unutamayacağı bir ders almıştı.
Anladı ki her işin önce çıraklığı vardı. Sonra kalfalığı vardı. En sonunda ustalığı vardı. İnsan bir işe başladığında hemen kazanmak ister. Kısa sürede başarılı olmak ister. Oysa hayat, kalıcı başarının aceleyle gelmediğini öğretir. Yoksa insan elindekinin kıymetini bilmez. Bu yüzden insanın çalıştığı işte bazı evrelerden geçmesi gerekir.
Başarılı insanların bulunduğu yerde olmak, onların ulaştığı başarıya sahip olmak anlamına gelmez. Çünkü başarı; dükkanın bulunduğu sokakta değildir. Yıllar boyunca gösterilen sabırdadır. Emektedir. Vazgeçmemektedir.
O günden sonra İlker, müşteri sayısına takılıp kalmayı bıraktı. Kontrol edemediği şeyleri düşünmek yerine, her gün işini biraz daha iyi yapmaya odaklandı.
Çünkü artık biliyordu:
Bir çınar, gölgesini bir günde vermez.
İnsan yetiştirmek de, iş kurmak da başarıya ulaşmak da bir ağaç yetiştirmeye benzer. Meyveyi görmek isteyen, önce köklere emek vermelidir.
14 Responses
Arkasındaki bedeli görmeden, o anki sonuca bakmak; insanı çok yanıltır.
İnsan sonucu beklediğinde işler yürümüyor… Mesele sonuç değil ağacı yetiştirmekten keyif almak.
Tohumdan ağaca bir günde olmadığı gibi tomurcuklanıp meyve vermesi de bir süreç istiyor. O ağacın meyvesini vermesi, dalından koparıp yemek emek, sabır ve zaman istiyor. Ama insanoğlu çook aceleci. Bir an önce olsun istiyor. Bu da onu başarısız yapıyor.
O sonuca ulaşmak için gidilen yolda keyif almak bizi daha kaliteli geliştirir 🙂